| GÜZEL님의 프로필GÜZEL사진블로그리스트 | 도움말 |
GÜZELDÜŞÜN Kİ BUGÜN ÖMRÜNÜN SON GÜNÜ,HAYATA VE SEVDİKLERİNE SON GÜNÜYMÜŞ GİBİ DAVRAN.LÜTFEN 10월 25일 GÜLÜMSEKolay değil belki, ama imkansızda değil.
Hangi küskünlük bitmemiş, hangi dostluk başlamamış ha ! Yüreğin senin elinde dostum. İnsanları değiştiremezsin, ancak onlara olan düşüncelerini değiştirebilirsin. Herkesi olduğu gibi kabul et, sen de olması gerektiğince ol. İnancının kazanmasını , ondan uzaklaşarak elde etme saçmalığından kurtul. Hatırla, İYİLİĞİN HALLEDEMEDİĞİNİ KÖTÜLÜK HİÇ HALLEDEMEZ Kİ. . Yüreğine de kaydet bunu. ÜCRETSİZ BİLETTİR TEBESSÜM YÜREK YOLCULUĞUNDA. . Sevgiye davet çıkar sen de hadi. Kanaat getir, olumsuzlukları eriteceğine. Geçmişe üzülme. Yaptığın hatalardan ders aldıysan, mutlu edebildiysen eğer; bugünü bugünle yaşa. Fakat biraz dur. Hayatına deneyimler eklemen için şart değil yanlışlardan geçmen. Başkalarının edindikleri doğruları yerleştir zihnine. Ölümün ne zaman geleceğini bilmediğinden, yolu uzatıp kaderini zorlama. Güzellikleri de bizzat kendin uygula. Savrulma sakın. Bak BATSA DA GÜNEŞ, BIKMAMIŞTIR DOĞMAKTAN. SONUNDA TOPRAK OLSA DA CANLI, YORULMAMIŞTIR NEFES ALMAKTAN. Dostum, bedelsiz değildir ki mutluluklar unutma. “O bedellerle olmanın neresi zarar” de, yorulma. Dertlere de yenilme hiç, galiptir iyilikler sen ilerledikçe. Sonra benim varlığıyla mutluluk duyduğum güzel dostum. Bir martının yanında yer al. Gökyüzü meskenin olsun senin de. Kat kendini maviye, hayran bakışları çek üzerine. Özgürlüğü uçuşlarınla anlat. Hem , kırık olsaydı kanadın ne önemi kalırdı ki genişliği dünyanın. Kaldır başını ve eğilme, sakın güçsüzce.Dipsizse de karanlık, dal içeri...Öyle bir dal ki; sen değil o korksun.. “Ne çıkar” deme, bir nur da senden olsun. GÜLÜMSE... Fakat cenneti kazanmışçasına değil, doğduğun güzel fıtrat için... GÜLÜMSE.... O’nun ümmetlerinden biri olarak yaşadığın için... GÜLÜMSE... Duyduğun ezan sesi, kıblen KABE olduğu için.. GÜLÜMSE... Öldüğünde Azrail’le buluşup, RABB’ ine kavuşacağın an için. HİÇ DEĞİLSE TATLI İNSAN, RAZI OLDUĞUN ALLAH ’ın rızası için gülümser
(Yazarı bilinmiyor) Başarının vazgeçilmez şartı: ISRAR (okuyun lütfen)Başarının vazgeçilmez şartı: ISRAR
MUHAMMED BOZDAĞ
Her başarı yolculuğunun, aynı anda korunması gereken iki temel boyutu vardır: İstemek ve eylem. İstersiniz ve yaparsınız; arzularsınız ve yapmanıza izin verilir. Başarmak istiyorsanız, hem arzuda, hem de eylemde ısrar etmeyi alışkanlık haline getirebilmelisiniz.
Gerçekten isteyen, istemekten bıkmaz ve Peygamberimizin(asm) “Acele etmediği sürece her birinizin duasına icabet olunur. Ancak şöyle diyerek acele edenler var: “Ben dua ettim, duam kabul olmadı”1, “Allah ısrarla dua edenleri sever”2 şeklindeki uyarılarını dikkate alır.
Bir gün istemekten bıktığınız şey, aslında istediğiniz şey değildir. Gerçekten yaşamak isteyen, tüm ümitlerini kaybettiğinde bile istemeye devam eder. Gerçekten aç olan insan yiyecek aramaktan bıkamaz.
İki türlü istersiniz: Birincisi inançla, heyecanla, içten ve zevkle; diğeri şüpheyle, güvensizlikle, bıkkınlık, çöküntü veya ilgisizlik halinde. İkinci yolda ilerleyiş yoktur; gerçekten istemediğinizi elde etmeye hazır değilsiniz. Sizin bile inanmadığınıza, kaderinizin Yaratıcının inanmasını nasıl beklersiniz? Almaya hazır olmadığınız, size verilmeye hazır değildir.
En coşku uyandırıcı vermek, en muhtaç olana vermektir. Kimse en içten isteyenden daha muhtaç olamaz. En çok muhtaç olanın isteği, ayda veya haftada bir aklına gelmez. Onu her an ruhunun bir köşesinde yanan ateş olarak canlı tutar. Öyle bir düzeye gelir ki, hayatı tamamen arzularının penceresinden görür. Çok susamışsanız, bir avuç toprağı bile sıkıp suyunu içmek istersiniz.
Sevmekten ve sevgi duygusuyla kalbinizi sürekli aydınlatmaktan usanmayın, ona ne kadar kötülük yaparsanız yapın, hala size iyilik yapmak isteyen bir Kudretin sanatısınız. Vermekten bıkmayandan istemekten bıkmak, insan vicdanını sızlatır. Size her sabah Güneşi veren, bazı özel isteklerinizi henüz vermemişse, üzerinize düşeni yeterince yapmamış olmalısınız.
En büyüğü verecek kadar cömert olan, en küçüğü hala vermemişse, vermek istemediğinden değildir. En zor işi başarmışsanız, en kolay işi başaramayacağınızı nasıl iddia edersiniz?
İstemekten bıkıyorsanız, istediğiniz değerli değildir veya değerinin ne kadar büyük olduğunun farkında değilsinizdir. Onu iyice araştırın, ona yüksek değerler bağlayın; isteklerinizin yeniden canlandığını göreceksiniz.
Israrı başarmak istiyorsak, şu anda yaptığımız işlere odaklanmalı, bilincimize içinde bulunduğu saniyeleri yaşatmalıyız.
Çabalarımızın sonucu bize çabalama heyecanı verir; ama şu anda yaptıklarımızdan kopup sonuçlara odaklandığımızda ilerleyişimiz durur. Zengin olma hayali zenginlik yolunda çalışmayı unutturabilir. Dikkat nereye saplanmışsa, eylem oraya yönelik olacaktır. Merdivenin bir sonraki basamağına adım atabilmeniz için oraya bakmalısınız, merdivenin zirvesine değil. Tırmanırken sadece zirveyi gören, ilk adımda yuvarlanacaktır.
Dünya, Cennet değil. “Elma” dediğinizde pencerenizden kırmızı bir elma uzatılmayacak. Eğer istiyorsanız size verilecek; ama, onun yokluktan varlığa uzanan bir yolu ve yolculuğu var. Bu yıl size yedireceği meyvelerin çekirdeğini, Yaratıcı yıllar önce toprağa ekmişti.
Nice insan kendilerine sunulacak başarılar yola çıkarıldıktan ve tam kapısının eşiğine geldikten sonra, “artık istemiyorum,” demiş ve o başarılar, getirenlerin hüzünlü olarak geri dönmelerine şahitlik etmiştir. Cumhurbaşkanı kapınıza gelmiş, dilenci sanıp geri göndermişsiniz. Dünyada hikmet hâkimdir ve hikmet sabretmektir: Yalnızca bir saniye daha fazla sabreden birinci olacaktır. Sonuçlar heyecanın dostu, ama sabrın düşmanıdır. Heyecana da, sabra da muhtaçsanız, şimdi yaptığınız her şeyi muhteşem geleceğinizle bir arada düşünmelisiniz.
Şu tuzağa hep düşüyoruz: Sevdiğimizi hayal etmenin zevkine dalarak, ona kavuşmanın çileli çırpınışından kaçıyoruz. Hayalde kavuşmanın zevkini, kavuşma yolculuğunun çilesine tercih edenler, kavuşamazlar. Sonra da, günahsız geceleri, ümitsizce ağlayan kırık kalplerle doldururlar.
Bir sınavı, seçimi veya yarışmayı kazanmak için çalışmak heyecan verir. Ama kazanacağınız şeyin büyüklüğünü hayal ettiğinizde aldığınız zevk, ona ulaşma sabrınızı taşıracaktır. Sabrın zorlanması zaferin, taşması ise yenilginin habercisidir. Eğer Cenneti görseydiniz, dünyadan nefret eder, hemen şimdi ölüp oraya gitmek isterdiniz; oysa oraya gitmenin yolu, yaşamak ve orayı kazandıracak işler yapmaktır.
Bazıları bugün bir şiir yazdıklarında, bir ay sonra mesajlarını dünyaya ulaştırabilmiş bir şair olmayı hayal ediyorlar. Ama, bunun için yarın ve ertesi gün de bir şiir yazmaları gerektiğini unutuyorlar.
İplik kadar ince ve bıçak kadar keskin bir dengeden söz ediyorum. Sonuçlarınız büyük olmayacaksa veya ne kadar büyük sonuçlar elde edeceğinizi hayal edemiyorsanız, çalışma heyecanı duymayacaksınız. Öte yandan, kazanacaklarınızın büyüklüğü sizi şimdiki işlerinizden ve arzularınızdan kopardığında, çabalamayı terk edersiniz. Cennet sevdası yüzünden, çalışmayı terk edip dağlara kaçan, mağaralara gizlenen insanlar yaşadı. Sınav heyecanı yüzünden çoğu öğrenci çalışamaz hale geldi.
Sonuçlarımızı bilelim ve onları beynimizde çok iyi canlandıralım, bizi heyecanlandırmalarına, sabrımızı zorlamalarına izin verelim; ama onların gerçekleşmesini yaratıcımıza bırakalım. Bize düşen buğdayı ekmek, çapalamak ve imkanımız varsa sulamaktır. Başakları biz yaratmayacağız. Her şeyi yaptığımız halde, bir kuraklık veya felaket, emeklerimizi heba edebilir. Çok iyi hazırlandığımız halde, sınav günü geçirdiğimiz bir hastalık yüzünden kaybedebiliriz.
İnsan acelecidir; şimdi bir milyar kazandıracak işi, on yıl sonra 1 trilyon kazandıracak işten daha değerli görüyor. Diktiğiniz ağacın bir yıl sonra meyve vermesini beklemeye hakkınız var; ama vermediğinde onu terk etmeye hakkınız yok. Daha geç gelen, daha değerlidir. Daha zor olan daha sevgilidir. Büyük aşklardan bu dersi almadınız mı?
Hedefe ulaştıran tek kural, ilerlemekte sürekliliktir. Kısa dinlenme aralıkları dışında duraklamayın; duraklamak durmanın ilk biçimidir. Karınca hızıyla bile yürüseniz, dünyayı dolaşmanız mümkündür.
Mikroskopla görebildiğimiz bakteriler o kadar hızlı çoğalırlar ki, Yaratıcının koyduğu düzen sayesinde toprağa dönüşmeselerdi, bir yıl içinde yer yüzündeki tüm karaları 5 metre yüksekliğinde bakteri kaplayacaktı. Küçümsediğiniz küçüklerin aslında tüm büyüklerin ta kendileri olduğunu keşfedin.
Peygamberimizin(asm) “Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olandır”3 sözü üzerinde düşünelim. Her gün bir saat çalışan insan, dün ve yarın 24 saat çalışıp, bugünü boş geçiren insandan çok daha kazançlıdır. Başarı, az da olsa devamlı yapılan işte gizlidir. Eğer ürettiğimiz bir sanat varsa, lütfen onunla ilgilenmediğimiz bir gün yaşamayalım.
Devamlılık, ihtiyaç duyulduğu kadar ve ihtiyaç duyulan aralıklarla yapmaktır. Gücünüzü toplayıp merdivenin zirvesine birden sıçrayamazsınız. Devamlılık, biriktirip birden harcamak değildir. Ağacınızın ihtiyaç duyduğu “yılda bir ton suyu” bir günde verip bir yıl boyu onu susuz bırakırsanız, kurutursunuz. Geleceğinizin akışı, bugününüzün akışı gibi istikrarlı ve adım adım olacak.
Eylemlerinizin eser üretmesini istiyorsanız, az da olsa devamlı yapın. Günde hiç olmazsa beş defa, neleri elde etmek istediğinizi hatırlayın; onlar için her gün bir milim de olsa ilerleyin. Günde bir defa bile istemeyen insanlar, istediklerini sanıyorlar. Dua edip etmediklerini sorduğunuzda, geçen yıl kurdukları hayallerini hatırlıyorlar. Bir gün yapmazsanız, bu bir hafta yapmamanıza, bu bir ay, bu bir yıl ve bu da bir ömür hatırlayamamanıza neden olacaktır. Hayat böyle değil midir? Bir gün televizyon seyrettiniz ve bu bir ömür seyrettirdi size. Bir ömür sigara içenler, bunu bir gün sigara içmelerine borçludurlar.
Merhum Zübeyir Gündüzalp’in “Nefis Muhasebesi” isimli kitabını bir yıl boyunca cebimde taşıdım ve yazdıklarını ruhumun bir parçası haline getirinceye kadar her gün okudum. Eyleme dönüşmeyen bilgi değersizdir; sürekli hatırladığı bilgi insanı şah damarından yakalar ve gerekirse zor kullanarak eyleme, harekete, çalışmaya sürükler.
Bir düşünce insanı coşku durumuna sokuyor. Fakat insan bu düşüncenin birkaç dakika sonra bilincinden çıkıp gitmesine izin veriyor. Üstelik yerine karamsarlığı, çöküntüyü koyuyor. Sizi coşturan bir düşünceyi papağan gibi içinizden tekrar etseniz ne olur?
Her başarımı, “odağımdan sapmamaya” borçluyum. Bir gün saparsam, ona geri dönmem günler alıyor. Geceleri uyumadan önce, yapmak istediklerim gözlerimin önünden geçer. Bazen öylesine heyecanlanırım ki, çöken göz kapaklarım açılıverir ve çalışmaya geri dönerim. Size heyecan veren bir söz, bir dua, vücudunuzu emanet edeceğiniz gecenin başında kalbinizden geçmezse, ruhunuzun elektriklenmesini beklemeyin.
1 Buharî, Daavat: 22
2 Cami’u’s-Sağir 2292, Hadis No:1876
3 Cami’us-Sağir 1:165 Hadis No:197 s 6월 20일 Sana hayret yakışırSana bir çocuk gözü gerek, her şeye hayretle bakacak.
Bir zamanlar çocuktun, görürdün.
Büyüdün, kör oldun.
Tıpkı benim gibi.
Sana bir çocuk dili gerek, “niçin?” diye soracak.
Evvel zaman içinde çocuktun, sorardın.
Büyüdün, unuttun.
Harikalar perdelendi.
Sorularını yitirdin sen.
Cevaplarsa, önünden dereler misâli akıp gidiyor, ama sen göremiyorsun.
Düşünmüyorsun, düşünmeyişini de düşünmüyorsun.
Nerden mi biliyorum?
Kendimden...
Bir çocuk yaşamalı içinde.
Sesinde bahar tarâveti, papatya gözlerinde merak, kelimelerinde fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu.
Yumuk ellerini gamzeli yüzüne dayayarak sürekli sormalı.
Esen rüzgârların sesi ne söylüyor?
Hüznün rengi ne?
Sevincin kokusu nasıldır?
Kim yazdı ümidin şiirini?
Kim boyadı mevsimleri?
Kim yapar yumurtadan kuşu, topraktan kirazı, yoncadan sütü?
Hangi ustadır patlıcan tavadan, mercimek çorbasından, imambayıldıdan, bulgur pilavından göz, kulak, burun, dil yapan?
Resûl dayının fırınında kavrulan ekmek insan bedeninde nasıl can kazanıyor?
Kimyada üstadımız, arı.
Dokumacılıkta önderimiz, örümcek.
Yüzmede modelimiz, balık.
Uçmada pirimiz, serçe.
Koşuda her zaman birinci, antilop.
Tek adım atlamada şampiyon, çekirge.
Ne sihirdir ne keramet, birer mûcize bunlar!
Güzel bak, güzel gör!
Sana hayret yakışır!
Havaya her gün milyarlarca ton su pompalanır, bulut olur.
Bulutlar rüzgârlarla taşınır kurak beldelere.
Yağmur, melankolinin resmini çizer havaya.
Su bir semboldür, kurak topraklara merhamettir yağan, serinliktir, temizliktir.
Hava ağlar, yer güler.
Her şeyde bir parça yağmur vardır.
Dalda elma, bardakta su, insanda kan, aşıkta gözyaşı olur yağmur.
Yağmur yağıyor, seller akıyor, ama camdan bakan sadece arap kızı.
Senin işin başından aşkın.
Beyaz camın efsununa kapılmışsın.
Kafan bir odun deposu âdeta, genel kültür kapısından giren lüzumsuz malumâtın istilâsı altında.
Ona bir ateş ver, üfür dumanını, savur külünü, belki nûra inkılâp eder o zaman.
De bana, yağmur hangi dilde yağar?
Yeryüzünün bitki kızlarına kim su emdirir?
Kaç derecedir pişman bir kalbin ortasında yanan ateş?
Toros dağlarında doğan Yörük kızının ilk feryadını kim işitir?
Kimdir, annesinin kalbinde şefkat, göğsünde süt pınarı akıtan?
Yılan niçin yutmaz yavrularını?
Söyle bana, dağ, deniz, ova nasıl sığıyor kafana?
Hayâlindeki dünyayı hangi gözünle görüyorsun?
Yağmur damlasının bomba tesiriyle titreyen gül nasıl kanar?
De bana, bir odunu yararak dünyaya gözlerini açan çiçekler için ispinoz kuşu hangi şarkıyı söyler?
Mavi göklerde yürüyen bulutlar sana ne düşündürür?
Gece gökler var simsiyah, yüzünde yıldızlar gezer.
Gündüz denizler var masmavi, içinde canlı gemiler yüzer.
Denize bakmaz mısın, baktınsa görmez misin?
O dalgalı mavi perdenin arkasında olanı aklına getirmez misin?
Gözlerini asfalta dikerek yürürken görüyorum seni, başını kaldırıp da bakmıyorsun semaya.
Sen bakarsan o da bakacak yıldız gözleriyle, gülümseyecek ay yüzüyle.
Hayret makamına yüksel de bak, neler var cihanda.
Gazetelere bedel şu âlemin sayfalarını oku da gör ne haberler var ötelerden?
Ne cevherler gizli sende.
Alışmışsın, biliyorum sanıyorsun, düşünmüyorsun bile.
Ağzına bak, bir kelime fabrikası o.
Sesleri kalıplara koyup uçuruyorsun havaya kuşlar gibi.
Kelimelerin kanat çırpıyor hava âleminde, kulaklara konuyor, akıllara, gönüllere giriyor.
Bu kuşlar mâna taşıyor, sevgi, korku, kaygı, neşe, müjde götürüyor.
Gönülden gönüle postacılık ediyor.
Her konuşmanda besteler yapıyorsun.
Ses sistemin de bir saza benzemiyor mu?
Âh ülfet!
Nice harikaları sen perdeledin.
İnsanı sen mahrum ettin hikmetten.
Oysa, tefekkür hayretle başlar.
Beden bir saray, içinde efendi oturur, göz penceresinden bakar dünyaya.
Sen de bak!
Etrafın harikalarla dolu.
Uçak, sinekten utanıyor.
Tren, kırkayaktan hayâ ediyor.
Vapur, balinaya hayran.
Robot, insanı öykünüyor.
Hayretle bakmazsan, tavuk sadece tavuktur, bakarsan yumurta makinesi olur.
Şu melek huylu koyun yalnız koyundur gözünde, görmek için bakınca bir süt fabrikası oluverir.
Bakarsan fark edersin güneşin hiç sönmeyen bir lâmba ve soba olduğunu.
Dünyanın ilk takvimi ay imiş meğer, dersin.
Fıtrattan da uzaksın.
Bahçelerden esen rüzgârlar saçlarını savurmuyor artık.
Tepelerde çiğdemler sen görmeden yeşeriyor, büyüyor, ölüyor.
Yeni doğan kuzular, titrek bacaklarının üstüne kalkarak annelerini emmeye çalışırken yanlarında değilsin.
Burnun, yağmurlu bir günün toprak kokusunu unutalı yıllar oluyor.
De bana, çiçek açan bir şeftali ağacını en son ne zaman gördün?
İncecik bitkilerden gıda emen iri karpuzlarla dolu bir tarlayı hayretle temaşa etmiş miydin?
Bu nârin teller şu kocaman kütleleri nasıl besliyor, bu şirin karpuzun şekeri şu tatsız topraktan nasıl çıkıyor, dışı niçin yeşil de içi kırmızı diye sormuş muydun?
İhtimamla çekirdekler dizen, her çekirdekte kaderler yazan kim, dedin mi?
En son ne zaman kullandın hayret nidasını?
Kimlere hayret ediyorsun ya da nelere?
Elindeki beş topu birbirine dokundurmadan beş dakika döndürenlere şaşarak bakıyor, ama on iki dev gezegeni güneşin etrafında milyon senedir birbirine çarptırmadan döndüren kudrete dönüp bakmıyorsun bile.
Resmini sana benzetenlere hayran oluyor, seni sen yapanı hatırlamıyorsun.
Aynaya bakıyor, eşsiz bir sanat eseri olan yüzünü görüyor, ama görmüyorsun sanatkârını.
Sormuyorsun, kim?
İçindeki çocuk kan uykularda.
Sormayı çocuktan öğren.
Çocuk gözüyle gör dünyayı.
Bakışın neye dokunursa altın olacak o.
Güzelce bak ki, görebilesin güzellikleri.
Sorularla yaşarsan, cevaplarla coşarsın!
Küremizin kalbinde yanar bir ateş, derecesi iki yüz bin.
Üstü kabuklu bir ateş topunun üstünde yaşıyorsun.
Şemsin etrafında pervâne misâli dönen bir uzay gemisinde misafir yolcusun, ama sormuyorsun, kim bindirdi?
Ne korku hissediyorsun, ne endişe, fakat sual etmiyorsun, bu emniyet niye?
Anne kucağında bir bebek kadar huzurlusun, rahatsın.
Demiyorsun, dünya üstünde bana bu güven duygusunu veren kim?
Suallerle yürümeyen cevaplara varamaz.
Sen bir kovan olsan, arılar olsa gözlerin.
Konuversen yıldızlara, aylara.
Ak köpüklü dalgalara dokunsan.
Tırmansan tepelere, dağlara.
Hayret sedasıyla okusan baharın şiirini.
Ve yaldızlı kasidesini yazın.
Hayran olsan incili çiçeklere, yeşim yapraklara, mücevher meyvelere, ibrişim dallara.
Yükselsen semalara, miraç yolu merdiven.
Yıldızlar dersen sema tarlalarından ve en güzel esma bahçelerinden.
Dinlesen rüzgârların terennümünü, kuşların cıvıltısını, yağmurların tıpırtısını!
İşitsen denizlerin haykırısını, bulutların nârasını, taşların tıkırtısını.
Hepsi birer dâvet sesi.
“Biz de varız, bize de bak!” diyorlar.
Gören gözlerin nerde, nerde gözlerin senin?
omersevincgul@zaferdergisi.com 5월 3일 Gülümsemeye Söz Veriyorum!Gülümsemeye Söz Veriyorum!MUHAMMED BOZDAĞBizler, çukurlardan zirvelere uzanan uzun bir yolun yorgun yolcularıgibiyiz. Gizli bir evrenin bir ucundan dünyaya ve dünyadan yine ogizli evrenin diğer ucuna ilerliyoruz. Her sabah attığımız yeniadımla, ya biraz daha yukarıda veya biraz daha aşağıda bulacağızkendimizi.Ya coşkuyla başlayacağız güne, yani yükselerek; ya dakaramsarlıkların, somurtkanlıkların tuzağında çökeceğiz.Leo Buscaglia der ki, "Günün başlangıcındaki ruhsal durumunuz, o günilişkide bulunduğunuz herkesi etkiler." Günün sabahında yüzümüzdenyansıyan duygu, günün akşamına kadar yaşadıklarımızı şekillendirecek.Dahası yüzümüzün rengi dostlarımızı da kuşatacak. Ya ışık ve mutluluksaçacağız çevremize akşama kadar; ya da üzüntünün, somurtmanın veacının yayıcısı olacağız.Bazı insanlar canlı, heyecanlı ve güler yüzlüdürler. Onların çalışmaazmiyle dolu olduklarını görürsünüz. Gözleri ışıl ışıl parıldar.Seslerinden gümbür gümbür heyecan fışkırır. Çünkü hedefleri vardır;çünkü ideallere adanmışlardır; çünkü gerektiğinde aç kalmaya,uykularını terk etmeye ve başkaları için bedenlerini yormayagönüllüdürler. Hayalleri çok özeldir onların, kimsenin düşünmediğinidüşünürler.Gününüze nasıl başladığınızı anlamak için oturup yarım saat düşünmefırsatınız hiç oldu mu? Örneğin bu sabah hayata gözlerinizi nasılaçmıştınız? Evinizden çıkarken yüzünüzün nasıl baktığını hatırlıyormusunuz? Bu sabah sokakta ilk insanla karşılaştığınızda gözlerinenasıl bakmıştınız? Yoksa gözlerini fark etmediniz mi ve nasılbaktıklarını görmediniz mi? Fark etmeyenler, fark edilmeyi haketmiyorlar. İnsan aynadır; karanlık olan karartır, ışık olanaydınlatır. Coşkuyu dağıtan insan, ancak coşkuyu yaşayan insandır.Hayatımıza bir göz atalım: Kalabalık şehirlerde, gürültülü geceler,sessiz sabahlarla yer değiştirirler. Ardından otobüsler, taksileryolları kaplamaya başlayacak ve karıncalar gibi yollara dizilen,koşuşturan insanlar ortaya çıkacaktır...Eğilmiş başlar, nereye baktığını fark etmeyen, yani gören ama bakmayangözler... Donuk simalar, gülücükten mahrum, umutsuz, bezgin, bitkin,şefkate muhtaç zavallıcıklar göreceksiniz... Kim bilir hangi sınavınsorusunu, hangi buzdolabının taksitini ya da hangi kedinin mamasınıdüşünüyor olacaklar?Oysa insanlardan önce inanılmaz bir coşku başlatılmıştı baharınsabahında. Küçümsenen serçeler, sabahın ilk ışıklarında süzülmeye,ağaçların yaprakları arasında manevi zikirlerle dans etmeyegirişmişlerdi. Dostlarıyla birlikte ekipler halinde uçuşmuşlar,konuşmuşlar; hareketlerinden neşe, seslerinden huzur fışkırmıştı. Birdakikalarını bile durgun ve donuk geçirmediklerini görmüştünüz.Böcekler mesailerine çoktan başlamıştır. Aslında insanın dışında kalandoğa her sabah, gözlerini cennete açmışçasına neşeli ve hareketlidir.Çünkü her sabah bir bahardır, her sabah bir diriliştir aslında.Yaşamaktan bıkmış insanlarla güne başlamaya devam ettikçe ben degittikçe kararıyorum. Doğanın diğer boyutlarıyla paylaşılmış birhayatı arzuluyorum. Oysa bir serçe adeta en güzel şarkılarıyla evindençıkar; sevinçle asansörün kucağına atlayıp merdivenlerin tellerinedokundurarak sokağa iner.Sonra kendisine en yüksek sevinçle tebessüm eden güneşi yudum yudumsoluklar; bir çocuk gibi neşe saçarak işine ulaşır; sonra da masasınınbaşına sevinçle oturup, Yaratıcının adıyla başladığı kitabının ilksayfasını çevirir.Biliyoruz ki insan sevinenle sevinecek; üzülenle üzülecek kadar enginbir ruhla yaratılmıştır. Bir insan Yaratıcının sevgisinden coşan serçekuşundan, arıdan daha umutsuz, daha bitkin olamaz. İnsanlar, evreninSahibinin kendilerini daha çok sevdiğini, daha büyük hediyelereboğduğunu ve güzel eylemlerinden sevinç duyduğunu bilemedikleri surecebu ıstıraptan kurtulamayacaklar.Gerçekte mutluluk başkalarına verilebilecekler arasında en ucuzu ve enkolayı olduğu halde en değerlisidir. Yüzüne baktığınızda kalbinizeheyecan veren, mutluluk saçan, ruhunuzu canlandıran bir dostunuz varsane mutlusunuz. Öyle bir dostunuzu asla terk edemezsiniz. Onlarçevrelerine yaşama sevinci ve mücadele aşkı saçarlar. Ümidi öyleinsanların gözlerinde bulur, latifeyi latif ve şefkatli sözlerindetadarsınız."Günü başlangıcındaki ruhsal durumunuz o gün ilişkide bulunduğunuzherkesi etkiler." Şu halde bugün yüzüne güldüğünüz kaç kişiyigüldürdünüz? Sevinçli selamınızı alan kaç kişi sesinizi duymabahtiyarlığına erişti? Kaç kişiyi bir yığın dert arasından çekiphuzura çıkardınız?Ya da kaç kişiye ilk yüzleştiğiniz otobüs durağında somurttunuz? İşyerinize girer girmez, kaç sevgili mesai arkadaşınıza "seni hiçönemsemiyorum ve sevmiyorum" anlamına gelecek bir vücut diliyle"günaydın!!!" deyiverdiniz. Kaç kişiye, "sen benim için bir paçavrabile değilsin" der gibi bir "merhaba???" bakışı fırlattınız?Herkes ve her şey sevgiye muhtaçtır; küçücük bebekten, süper güçlüliderlere kadar herkes sevgiyi arar. Evrenin Yaratıcısı bile,sevgisine karşılık sevgi bekliyor yarattıklarından. Sehpanızınüzerinde yapraklarını semaya açarak dua eden menekşe bile, onuduyamadığınız gün ve geceler boyunca, "beni sevin" diye yalvarıyor...Gürültülerle boğuşan, egzoz dumanlarıyla zehirlenmiş sokaklarda sizesevinç ve heyecanı anlatan kusursuz doğayı bulamıyor musunuz? Belki deşimdi o sokakların kirletilmiş köşelerinde sadece karasinekler çöptemizlemekle meşguldürler. Hatta temizlikle görevli böcekler bileyorulmuştur insanın kirlettiğinden: "Buyurun, uğrunda boğuşurkenzehrinizle kirlettiğiniz dünyanız sizin olsun" diyerek ölmeyi tercihediyorlar.Şehirlerin sevgisiz, saygısız sokaklarında savrulmak zorunda kalaninsanlar, kendilerini çelikten göğüs kafeslerinde hapsediyorlar. Ruhuözgürlüğe hasret insanın, kanat çırpıp vadilerde uçmak yerine,kafesini ruhunun sırtında taşımakta ısrar etmesi, üzücüdür. Bizlertaştan dağlara dönüşen kinlerimizi, öfkelerimizi ve dargınlıklarımızı,gittiğimiz yerlere sırtımızda sürüklemekte neden bu kadar ısrarcıyız?Yarın sabah güne yeniden doğduğumda değişeceğim; kendime sözveriyorum, yarın ve her gün o sözü tutmaya adanacağım: Başımı kaldırıpdik yürüyeceğim. Tüm coşkumu gözlerimde toplayacağım ve gözlerimevarlıklarını gösteren tüm çiçekleri ve çocukları ne denli içtensevdiğimi söyleyeceğim ruhuma. Her an terk etmek zorunda kalabileceğimdünyaya hırsla değil, kanaatle sarılacağım. Altında ısıtıldığımızGüneşi, taşı ve toprağı bağrıma sarıp, Yaratıcılarına bağlı güzelkardeşler olduğumuzu hissedeceğim.İslam Peygamberi (asm) insanlara öyle iyi davranırdı ki, herkes en çokkendisini sevdiğini sanırdı. Somurtmayacağım. Hz. Ali (ra) der ki,"İnsanlara öyle iyi davranınız ki, düşmanlarınız bile ölümünüzeağlasınlar." Acıtsa da, gülümseyeceğim. En önemlisi, eğer degözlerinden coşku fışkıran azimli bir sima görürsem, tüm sevgim vesaygımla yaklaşıp "merhaba" diyeceğim.1월 16일 benim logomisteyen logomu spaces sayfasına koyabilir <P> </P>
|
||||
|
|